Ana SayfaDestinasyon600 yıllık kayıtların izini sürdük: Ayasofya’nın altında ne var?

600 yıllık kayıtların izini sürdük: Ayasofya’nın altında ne var?

Turizm Yatırım Haber // Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un Ayasofya’nın altındaki dehlizlerin güvenli bölümlerinin ziyarete açılabileceğini açıklaması, yapının altında ne bulunduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Tarihî kayıtların izini sürdüğümüzde karşımıza 100 kadırganın yüzebileceği büyüklükte sarnıçlardan yeraltı gölüne, kayıklardan denize ulaştığı ileri sürülen su yollarına kadar yaklaşık 600 yıllık anlatılar çıktı. Dalışlar, jeoradar taramaları ve son yıllardaki çalışmalar ise Ayasofya’nın altında tüneller, su kanalları, sarnıç bağlantıları ve farklı mekânlardan oluşan çok katmanlı bir sistem bulunduğunu gösteriyor. Güvenli bölümlerin ziyarete açılması halinde, Ayasofya’nın altı dünyanın dört bir yanından seyahat ve keşif meraklılarının ilgisini çekebilecek yeni ve sıra dışı bir kültür turizmi deneyimine dönüşebilir. Şimdi gelin, 600 yıllık kayıtların izini sürerek Ayasofya’nın altında ne olduğuna birlikte bakalım.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un Kahramanmaraş’ta gazetecilerle gerçekleştirdiği toplantıda yaptığı açıklama, Ayasofya’nın altında ne bulunduğuna ilişkin yüzyıllardır anlatılanları yeniden gündeme taşıdı.

Ersoy, Ayasofya’nın altındaki dehliz ve yeraltı yapılarında çalışmaların sürdüğünü, temizlenen ve güvenli hale getirilen bölümlerin ilerleyen süreçte ziyaretçilere açılmasının planlandığını söyledi.

Bu planın hayata geçirilmesi, yalnızca Ayasofya’nın bugüne kadar ziyaret edilemeyen bölümlerinin görülmesini sağlamayacak. İstanbul’un en çok ziyaret edilen tarihî yapılarından birinin altında yüzyıllardır merak edilen tünel, su kanalı ve sarnıçların belirli bölümlerinin ziyaretçiyle buluşması, kültür turizmi açısından uluslararası ölçekte dikkat çekebilecek yeni bir deneyim alanı da oluşturabilir.

Turizm Yatırım Haber olarak Bakan Ersoy’un açıklamasının ardından tarihî kayıtların izini sürdük; yaklaşık 600 yıl önce kaleme alınan seyahatnamelerden günümüzde yürütülen araştırmalara kadar Ayasofya’nın altında ne olduğuna ilişkin anlatıları ve bulguları bir araya getirdik.

Karşımıza iki farklı ancak birbiriyle kesişen tablo çıktı.

Bir tarafta 15’inci yüzyıldan itibaren seyyahların anlattığı dev sarnıçlar, yeraltı gölü, kayıklar ve denize uzandığı ileri sürülen su yolları var. Diğer tarafta ise dalışlar, jeoradar taramaları, temizlik ve belgeleme çalışmalarıyla tespit edilen tüneller, su kanalları, sarnıç bağlantıları ve farklı yeraltı mekânları bulunuyor.

Bugünkü bulgular, seyahatnamelerdeki sıra dışı anlatıların tamamını doğrulamıyor. Ancak Ayasofya’nın altında şehir efsanelerinden bağımsız olarak kapsamlı ve çok katmanlı bir altyapı sisteminin bulunduğunu ortaya koyuyor.

1400’LERDE “100 KADIRGALIK SARNIÇ” ANLATILIYORDU

Ayasofya’nın altında büyük su yapıları bulunduğuna ilişkin dikkat çekici kayıtlar en az 15’inci yüzyılın başlarına kadar uzanıyor.

İspanyol diplomat Ruy González de Clavijo, 1403-1406 yılları arasındaki seyahatine ilişkin anlatısında Ayasofya’nın altında devasa bir sarnıçtan söz ediyor. Clavijo’nun tasvirine göre burası, içerisinde 100 kadırganın yüzebileceği kadar büyüktü.

Yaklaşık 15 yıl sonra Konstantinopolis’i ziyaret eden Rus diyakoz Zosima’nın 1419-1422 dönemine ilişkin anlatısında ise Ayasofya’daki yedi kuyudan ve bunların altında bulunduğu söylenen bir gölden söz ediliyor.

Bu kayıtlar, Ayasofya’nın altında büyük miktarda su barındıran yapılar bulunduğu düşüncesinin günümüzden yaklaşık altı asır önce de dolaşımda olduğunu gösteriyor.

BİR BAŞKA SEYYAH “GEMİ GİREBİLİR” DİYOR

Benzer bir anlatı birkaç yıl sonra başka bir İspanyol seyyahın kayıtlarında karşımıza çıkıyor.

1435-1439 yıllarında Konstantinopolis’i gezen Pero Tafur, Ayasofya’nın altında büyük bir sarnıç bulunduğunu aktarıyor. Anlatıya göre sarnıç, büyük bir yelkenli geminin girebileceği kadar geniş ve derindi.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var.

Tafur söz konusu sarnıcı bizzat gördüğünü söylemiyor; duyduğu bir anlatıyı kayda geçiriyor.

Dolayısıyla seyahatnamelerdeki “100 kadırga”, “yeraltı gölü” veya “yelkenli geminin girebileceği sarnıç” ifadelerini bugün kanıtlanmış fiziksel bulgular olarak değerlendirmek mümkün değil.

Buna karşılık farklı tarihlerde ve farklı seyyahlar tarafından benzer yeraltı su yapılarından söz edilmesi, bu anlatıların yüzyıllar içerisindeki sürekliliğini göstermesi bakımından dikkat çekici.

PEKİ AYASOFYA’DAN DENİZE ÇIKILIYOR MUYDU?

Ayasofya’nın altına ilişkin en sıra dışı anlatılardan biri 17’nci yüzyıldan geliyor.

Fransız seyyah ve ressam Guillaume-Joseph Grelot, 1680’de yayımlanan Konstantinopolis seyahatnamesinde Ayasofya’nın altındaki su yollarına ilişkin dönemin İstanbul’unda anlatılan dikkat çekici bir inanışı kayda geçiriyor.

Rivayete göre Ayasofya’nın altındaki su yolları denize kadar uzanıyor, hatta bu güzergâhlarda tekneyle ilerleyerek denize ulaşılabiliyordu.

Ancak Grelot, kendisinin Ayasofya’nın altından tekneyle denize çıktığını söylemiyor; dönemin İstanbul’unda anlatılan bir rivayeti aktarıyor.

Dolayısıyla Ayasofya’dan denize, hatta bazı şehir efsanelerinde ileri sürüldüğü gibi adalara kadar uzanan gizli tüneller bulunduğu iddialarıyla bugün bilimsel yöntemlerle tespit edilen yeraltı yapılarının birbirinden ayrılması gerekiyor.

EVLİYA ÇELEBİ DE KAYIKLARI YAZDI

Osmanlı döneminin en önemli seyahat kaynaklarından Evliya Çelebi’nin anlattıkları da dikkat çekici.

Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Ayasofya’nın altında bir sarnıç bulunduğunu ve burada gerçekleştirilen tamir işlerinde kayıkların kullanıldığını aktarıyor.

Sarnıcın Ayşe Sultan Sarayı, Arslanhane, Saray Meydanı, Enderun Cebehanesi ve Soğukçeşme yönlerine uzandığını yazıyor.

Böylece 15’inci yüzyıl Avrupa seyahatnamelerinde karşımıza çıkan büyük yeraltı su yapıları anlatısının Osmanlı döneminde de farklı biçimlerde yaşamaya devam ettiği görülüyor.

PEKİ AYASOFYA’NIN ALTINDA GERÇEKTE NE VAR?

Ayasofya’nın altında ne bulunduğuna ilişkin araştırmalarda en önemli dönüm noktalarından biri, modern görüntüleme teknolojilerinin ve fiziksel incelemelerin devreye girmesi oldu.

Yıllarca su altında kalan veya toprak ve çamurla dolduğu için ulaşılamayan bölümler; dalışlar, jeofizik yöntemler, jeoradar taramaları, temizlik çalışmaları ve yerinde incelemelerle araştırılmaya başlandı.

Ortaya çıkan tablo, Ayasofya’nın altında gerçekten de geçitler, su kanalları, sarnıç bağlantıları ve farklı yeraltı mekânlarından oluşan karmaşık bir sistem bulunduğunu gösteriyor.

Araştırmalara göre sistemin önemli bir bölümü suyun tahliyesi, drenaj, havalandırma ve yapının nemden korunması gibi işlevlerle ilişkili. Bu nedenle yapıların tamamını popüler kültürde anlatıldığı biçimiyle “gizli kaçış tünelleri” olarak değerlendirmek doğru değil.

ÖNCE SUYUN ALTINA KAMERAYLA İNİLDİ

Ayasofya’nın ulaşılamayan bölümlerini kamuoyunun gündemine taşıyan öncü çalışmalardan biri, yönetmen Göksel Gülensoy ve ekibinin gerçekleştirdiği dalışlar oldu.

Gülensoy ve ekibi uzun yıllar boyunca Ayasofya’daki kuyulara ve su dolu bölümlere dalışlar gerçekleştirerek bu alanları kamerayla belgeledi.

Bu çalışmalar sayesinde Ayasofya’nın suyla dolu ve normal yollarla ulaşılamayan bazı bölümleri görüntülendi; su altında yapının kullanım ve onarım süreçleriyle ilişkilendirilen çeşitli nesne ve mimari parçalar kayda geçirildi.

PROF. DR. HİKMET KIRIK İLE YERALTI JEORADARLA TARANDI

Ayasofya’nın altına ilişkin araştırmalarda bir başka önemli aşamayı jeofizik ve jeoradar çalışmaları oluşturdu.

Prof. Dr. Hikmet Kırık’ın yer aldığı ve TRT Belgesel aracılığıyla da kamuoyuna taşınan araştırmalarda, yüzeyin altında bulunan yapı izlerinin belirlenmesi amacıyla jeoradar teknolojisinden yararlanıldı.

Bu yöntem sayesinde zeminin fiziksel olarak açılmasına gerek kalmadan yeraltındaki boşluklar, geçişler ve farklı yapı izleri araştırıldı.

Jeoradar çalışmaları, Ayasofya’nın altında ne bulunduğuna ilişkin araştırmaları seyahatnameler, rivayetler ve fiziksel olarak erişilebilen alanların ötesine taşıdı.

TONLARCA TOPRAK VE ÇAMUR ÇIKARILDI

Ayasofya Bilim Heyeti Üyesi Prof. Dr. Hasan Fırat Diker’in de yer aldığı çalışmalar, Ayasofya’nın altındaki yapıların fiziksel olarak ortaya çıkarılması açısından yeni bir aşamayı beraberinde getirdi.

Özellikle Batı Bahçesi ve Vezir Bahçesi çevresindeki bölümlerde kapsamlı temizlik, inceleme ve belgeleme çalışmaları gerçekleştirildi.

Yıllar içerisinde toprak, moloz ve çamurla dolan bölümler insan gücüyle temizlendi. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre 1000 tonu aşan dolgu malzemesi tahliye edildi.

Temizlik çalışmaları sayesinde daha önce girilemeyen bölümlere ulaşılırken farklı tünel hatları incelendi ve mimari olarak belgelendi. Kamuoyuna açıklanan araştırmalarda yedi ayrı tünel hattının ortaya çıkarıldığı ve bunların mimari görselleştirmelerinin hazırlandığı belirtiliyor.

Ayasofya ve çevresindeki yeraltı geçitlerinin toplam uzunluğunun kilometrelerle ifade edildiğine, bazı kaynaklarda ise yaklaşık 9 kilometrelik bir ağdan söz edildiğine rastlanıyor. Ancak burada Ayasofya’nın doğrudan altında belgelenen bölümler ile tarihî yarımadanın daha geniş yeraltı altyapısına ilişkin hatların birbirinden ayrılması önem taşıyor.

SADECE TÜNELLER DEĞİL, YERALTI ODALARI DA VAR

Çalışmalarda ortaya çıkan yapılar yalnızca su kanalları ve dar geçitlerden ibaret değil.

Vezir Bahçesi çevresindeki araştırmalarda koridor ve odalardan oluşan yeraltı mekânları da incelendi. Bazı bölümlerin mezar yapılarıyla ilişkili olabileceği değerlendiriliyor.

Ayasofya’nın bulunduğu alanın bugünkü yapıdan daha eski Roma ve Bizans dönemlerine uzanan yapı ve altyapı katmanlarını barındırması da bu sistemin anlaşılmasını daha karmaşık hale getiriyor.

Bulgular, Ayasofya’nın altının tek dönemde inşa edilmiş yekpare bir “tünel sistemi” olmadığını; farklı dönemlerde farklı amaçlarla oluşturulmuş veya kullanılmış sarnıçlar, su kanalları, geçitler ve çeşitli yeraltı mekânlarından oluşan çok katmanlı bir alan olduğunu gösteriyor.

AYASOFYA’NIN ALTINI ARAŞTIRAN ÜÇ FARKLI YÖNTEM

Bugün Ayasofya’nın altında ne bulunduğuna ilişkin bilgiler, birbirini tamamlayan farklı araştırmalar sayesinde giderek daha somut hale geliyor.

Göksel Gülensoy ve ekibinin dalışları, su altında kalan ve doğrudan erişilemeyen bölümlerin görüntülenmesini sağladı.

Prof. Dr. Hikmet Kırık’ın da yer aldığı jeoradar ve jeofizik araştırmaları, yüzeyin altında gözle görülemeyen yapı izlerinin araştırılmasına katkıda bulundu.

Prof. Dr. Hasan Fırat Diker’in de içinde bulunduğu Ayasofya Bilim Heyeti çalışmaları ise dolgu ve çamurla kapanmış alanların temizlenmesi, fiziksel olarak incelenmesi ve mimari açıdan belgelenmesi sürecini ilerletti.

Bu çalışmalar birlikte değerlendirildiğinde Ayasofya’nın altında kapsamlı ve çok katmanlı bir yapı sisteminin bulunduğu görülüyor.

Ancak yaklaşık 600 yıllık seyahatnamelerde anlatılanlarla günümüz araştırmalarında ortaya çıkarılan yapılar arasında doğrudan bağlantı kurarken dikkatli olmak gerekiyor.

600 YILLIK KAYITLAR ŞİMDİ BİLİMSEL BULGULARLA SINANIYOR

Bugün gelinen noktada Ayasofya’nın altında tünellerin, su kanallarının, sarnıçların ve farklı mekânların bulunduğu artık yalnızca rivayetlere dayanan bir anlatı değil.

Fakat tarihî seyahatnamelerde anlatılan 100 kadırgalık sarnıcın gerçekten var olup olmadığı, Zosima’nın aktardığı “yeraltı gölünün” fiziksel karşılığının bulunup bulunmadığı ve Grelot’nun kaydettiği denize ulaşan su yolları anlatısının gerçeğe dayanıp dayanmadığı hâlâ cevap bekliyor.

Bugüne kadar ortaya çıkarılan bilimsel bulgular, Ayasofya’dan denize veya adalara tekneyle gidilebildiği yönündeki anlatıları doğrulamış değil.

Ancak yaklaşık 600 yıl önce farklı seyyahların Ayasofya’nın altında büyük su yapılarından söz etmesiyle, bugün gerçekten tünellerin, su kanallarının ve sarnıç bağlantılarının ortaya çıkarılması arasındaki tarihsel paralellik dikkat çekiyor.

İSTANBUL TURİZMİ İÇİN YENİ BİR KEŞİF ROTASI OLABİLİR

Bakan Ersoy’un açıkladığı çalışmalar bu nedenle yalnızca tarihî ve arkeolojik açıdan önem taşımıyor.

Ayasofya’nın altında güvenli hale getirilen bölümlerin ziyarete açılması, İstanbul’un kültür turizmi açısından da yeni bir deneyim yaratabilir. Dünyanın dört bir yanından Ayasofya’yı görmek için İstanbul’a gelen ziyaretçiler, gelecekte yapının bugüne kadar büyük ölçüde erişilemeyen bölümlerini de keşfetme fırsatı bulabilir.

Yüzyıllardır seyahatnamelere konu olan sarnıçlar, su yolları ve tünellerin bilimsel bulgular eşliğinde ziyaretçiye anlatılması, tarih, arkeoloji ve keşif odaklı seyahat eden turistler açısından İstanbul’a yeni bir çekim noktası kazandırabilir.

Bu açıdan bakıldığında Ayasofya’nın altındaki yapıların ziyarete açılması, mevcut bir tarihî yapıya yeni bir bölüm eklemekten öte, İstanbul’un uluslararası kültür turizmi ürününü çeşitlendirebilecek sıra dışı bir keşif rotası potansiyeli taşıyor.

Şimdi ise cevap bekleyen asıl sorular şunlar:

Seyyahların sözünü ettiği dev sarnıçlar nerede? Yeraltındaki su yolları gerçekte ne kadar uzağa gidiyor? “Göl” ve “kayık” anlatılarının arkeolojik bir karşılığı var mı? Ve en önemlisi, denize kadar uzandığı söylenen su yolları gerçekten var mıydı?

Yaklaşık 600 yıl önce seyahatnamelere giren Ayasofya’nın altına ilişkin anlatılar, bugün dalışlardan jeoradara, fiziksel temizlikten mimari belgelemeye uzanan çalışmalarla yeniden sınanıyor. Güvenli bölümlerin ziyarete açılması halinde ise bu 600 yıllık merak, dünyanın dört bir yanından seyahat ve keşif meraklılarının ilgisini çekebilecek yeni bir kültür turizmi deneyimine dönüşebilir.

BENZER HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Haberler